Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2013 Cuma

Cezayir'de Hakiki Kuskus Yemek...

Kuskus deyince ne yalan söyleyeyim aklıma minik minik topçuklar geliyor. Tıpkı marketlerde yerel markaların sattıkları gibi... Tadı makarnamsı... Yoğurtla da leziz olur hani... Küçükken yerdik, nedense yıllardır ne eve aldım ne de dışarıda bir yerlerde yedim. 


Ama bu seneki Cezayir seyahatimiz "kuskus"ta mihenk taşı oldu!! Bugüne kadar bildiğim o minik topçuklar meğerse bize kuskus diye yutturuluyormuş burada. Ne lezzeti ne de görüntüsü aynı. Bir kere görüntüsü tek kelimeyle irmiğe benziyor, bizdekiyle yakından uzaktan benzeşmiyor. Pişirilişi bile bambaşka. Biz makarna gibi haşlarken onlar sebzeli, etli yemek olarak pişiriyorlar. Pişirmesi öyle kolay da değil. Kendine özel bir kuskus tenceresi var. O tencerede 2 ya da 3 pişirme yöntemiyle pişiriliyor... Sebzeler ve et ayrıca bir tencerede pişiriliyor. Tüm karışım hazır olduktan sonra önceden pişen kuskusun üzerine eklenerek servis ediliyor. 

İşte "kuskus" kültürü diye buna derim (: Kültür kültür, sadece okumakla değil gezip görmekle de oluyormuş hatta tatmakla... (:

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Arjantin'den Mate Çayı Fincanı


Mate çayı Arjantin'e özgü bir bitki. Çobanpüskülü cinsinden çalımsı ya da küçük ağacımsı bir bitkinin yapraklarının kurutulmasıyla elde ediliyor Mate çayı. Şimdi nerden çıktı bu mate çayı ve bardağı? Şurdan çıktı; bir kaç hafta evvel televizyonda Arjantin'le ilgili bir belgeselde gördüm bu çayı. Yemeğin ardından geleneksel olarak getirildiği gibi parklarda bahçelerde bütün Arjantinliler'in elinden düşürmediği bir çaymış bu. Açıkçası çaydan ziyade üzeri kimi zaman gümüş olmak üzere değişik desenlerle süslenmiş sukabağından bardağın tasarımı daha çok ilgimi çekti. Resimde görünen pipetin ucunda bir süzgeç var, mate çayının yaprakları ağıza gelmesin diye tasarlanmış. Bu arada pipet metal. Dolayısıyla içecek çok sıcak hazırlanmıyor. Yoksa aşırı sıcaktan keyif acıya dönüşebilir. Bardağın içine bol miktarda mate yaprakları konduktan sonra kaynatılmamış su ekleniyor ve demlendikten sonra da çay hazır hale gelmiş oluyor. İsteyen e-bay ya da Amazon gibi alışveriş sitelerinde bu şirin bardağı bulabilir. Ben şimdiden evin hangi köşesine koyabilirim diye düşünmeye başladım bile ((:

17 Haziran 2011 Cuma

SONUMUZ HAYROLA, YOLUMUZ ACİK OLA!


Basimizda ne ucusuyor anlamis degilim? Tutsu mu cevirsek, kursun mu doktursek bilemiyorum. Batil inancli degilimdir ama olmali mi bilmiyorum. İspanya Coruna'ya gelmeden once baslayan olaylar sinsilesi buraya gelisimizle de devam ediyor! İnanilir gibi degil ama bu kez de evin icinde merdivenlerden yuvarlandim! Komik gibi olsa da sirtimi feci sekilde basamaklara carptim. Tam bobrek ustu. Ama o an anlayamadim elbette neremi vurdugumu, can havliyle ayaga kalkmaya calistim, belim oylesine aci verici bir bicimde aciyordu ki omur ilik zedelenmesi oldum zannettim ve felc olacagim herhalde dedim. Hayatim film seridi gibi gecti derler ya hani, iste oyle oldu. Bir an minige kim bakacak? Ben ne yapacagim? diye sorular geldi aklima. Bir de yabanci ellerdeyiz, nasil donecegiz? Ucaga binebilecek miyim acaba diye anlik soru yagmuruna tuttum beynimi. Hemen olmasa da birkac dakika sonra buz koyduk. Egilip dogrulamiyordum acidan. En sonunda hastaneye gitmeye karar verdik. Seyahat sigortasi yaptirdigimiz icin en yakindaki yari ozel bir hastaneye yollandik (Santa Teresa Hastanesi). İstanbul'la sigorta hakkinda 1-2 gorusme yaptiktan sonra resepsiyonda kayit yaptirip doktorun cagirmasini beklemeye basladik. Doktor nihayet cagirdi ve muayne etti. Tahmin edilecegi uzere bir idrar (bobrek tarafi oldugu icin idrarda kan var mi diye kontrol etmek icin) bir de rontgen istedi. Rontgenden sonra bir de ultrasona yolladilar oysa doktor trasondan bahsetmemisti. Meger idrarda hafif kana rastlanmis ancak cok onemli degilmis. Neyse nihayetinde tekrar bekleme salonuna gectik ve bir sure sonuclarin cikmasini bekledikten sonra bir kez daha doktorla gorusmek icin odasina yollandim. Cok sukur sonuc bekledigim gibi degildi. İyilesecegimi ancak parasetamol ve ibufen almam gerektigini soyledi. Hissettigim acinin siddetli carpmadan kaynaklandigini belirtti. Rahatlamistim. Hastalik hastasi, pimpirikli ben icin bu gercekten iyi bir haberdi. Su an hala canim aciyor ancak agri kesiciler sagolsun. Bir sure bu sekilde idare edecek gibi gorunuyorum. Umarim aci gun gectikce hafifler ve buralarin tadini daha rahat cikarabilirim. İsin ucunda hemen İstanbul'a donus de olabilirdi bunca badireden sonra...

13 Haziran 2011 Pazartesi

ŞAKA GİBİ...

Başımıza gelenler herhalde pişmiş tavuğun başına gelmemiştir bugün. "Believe it or Not" cinsinden...
Sabah gayet heyecanla kalkıldı yataklardan nihayet uçuş günü gelmişti. Uçuş saati 12.30, yön İstanbul-Madrid, Madrid-Coruna. Saat 10.30'da havalimanında olmakta fayda var. Temkinli olmak gerek değil mi? Gayet vakitlice evden çıkıldı. Az-buz trafik derken 10.15 gibi havaalanına varıldı. Güvenlik kontrolleri, çıkış harcı derken artık kontuar numarasını öğrenmeye gelmişti sıra. Monitörlerde aradı gözler 12.30 Madrid uçuşunu.
12.00 London
12.10 Paris
12.15 Adisababa
12.25 Amsterdam
12.35 Berlin
12.45 Frankfurt....
Eeeeee???????????? Nerde bu 12.30 Madrid?? Hemen danışmaya koşuldu. Bilgisayar sistemi henüz tam açılmadığı için oradan diğer taraftaki danışmaya gidildi. Onlar baktılar bilgisayarlarına ancak uçuşu göremediklerini ve yetkili uçuş firmasıya (Spanair) irtibata geçmemiz gerektiğini söylediler, çünkü alanda Spanair yetkili masası yoktu. Derken başımda mı desem? Kafamda mı desem? Gözlerimde mi desem bilemiyorum şimşekler, ışıklar, ışıldaklar ne tür ışık varsa çakmaya başladı. Tekrar bilete baktığımda da haklı olduğumu gördüm! Meğer bizim uçuş İstanbul Atatürk Havalimanı'ndanmış! Biz ise Anadolu yakasındaki Sabiha Gökçen Havaalanı sınırları içinde değil miyiz?!!!??!!! Aman Tanrım!!!! Böylesine bir hata nasıl yapılır diye kimsecikler sormasın lakin verebileceğim makul ve mantıklı ve akıl sınırlarına girebilecek bir cevabım yok maalesef!!
Saat kaç?? 10.35. Acaba hemen basarak çıksak taaaaaaaaaaa Avrupa yakasındaki Atatürk Havalimanı'na yetişebilir miydik? İstanbulun bu yakaları var ya, illallah gerçekten. Bu bambaşka bir konu. Neyse hemen apar topar binildi arabaya ama daha gişelerden çıktığımızda çok sevdiğimiz ikinci köprümüzün Sultanbeyli'lere kadar uzanmış trafiğinin içine girdik. Dehşet içindeydim gerçekten. Hemen internetten trafik yoğunluğu haritasına baktık ancak tablo hiç iç açıcı değildi. Yani yetişmemize olanak yoktu bu hınca hınçlığın, araba yığınlarının arasında.
Ortada tek bir çare vardı o da gidişi iptal ederek ertesi güne aktarmak. İspanya Spanair arandı. Uçuşumuzu değiştirmek istediğimizi söyledik. Sağolsunlar bizi kırmadılar yarınki aynı saatli uçuşa aldılar bizi!!!!!!! Ama elbette bir karşılığı olmalıydı değil mi? Bugünkü iki kişilik almış olduğum bilet fiyatının 3 aşağı 5 yukarı aynısını taleb ettiler! Bu satırları yazarken hala elim ayağım titriyor. Yani bir gidiş için duble fiyat! Gelirin olmadığı giderin ise padişahlar gibi olduğu bir durum!! Kısacası bir havaalanı yerinde yanılmanın bedelini ağır ödedik. Toplamda ödediğim meblayla bir Uzakdoğu seferine çıkılır hani o kadar... Dikkatsizliğin bedeli mi? Kafa karışıklığının mı bilinmez ama yok böyle bir olay!

P.S: Züürt tesellisi: Yarından sonraki uçuşlarda yer yokmuş olsa bile çok daha pahalıymış. Yarına uçuş bulabildiğimiz için şanslıyız!!!!!!!!!!!!!!

14 Temmuz 2010 Çarşamba

DOĞAYLA BAŞBAŞA...

Doğa nasıl bir güçtür ki... İnsanoğlunun gücü her şeye yeter belki ama "Doğa Ana"ya karşı bu mümkün değil işte. Onun karşısında o kadar zayıf ve çaresiz olabiliyoruz ki... Hele ki ona göstermemiz gereken saygıyı göstermezsek bizden intikamını alması an meselesi olabiliyor. Doğada her şey denge içinde. Ancak biz düşünen varlıklar, bu dengeyi bozduğumuz anda üzerinde yaşadığımız dünyamız birden cehenneme dönebiliyor.

Birkaç hafta evvel Saros'daydık. Hayalimiz miniği havuza daha bir alıştırıp ona artık suyun üzerinde durmayı öğretebilmekti. Tabii tüm bunları başarmak için gerekli şartların birarada olması lazımdı. Neydi bu şartlar? Elbette ki güzel bol güneşli bir hava ve sakin bir havuz. Sakin bir havuz tamamdı da maalesef güzel ve bol güneşli bir hava yalan oldu. Sadece oraya gittiğimizin ilk 4 günü bulutsuz sakin bir hava eşliğinde havuz çalışmalarımızı yaptık ancak 4. günün akşamı "Doğa Ana" bizi ziyarete geldi hem de kocaman gri bulutları ve bulutlararası savaşılarıyla birlikte...

Verandada akşam yemeğinden sonra sakin bir şekilde oturmuş kahvelerimizi yudumlarken adım adım gelen yağmur ve fırtına haftanın geri kalan kısmında da yakamızı bırakmadı maalesef. Neyse ki ilk 4 günde havuzdan sonuna kadar faydalanmamızın tohumları filizini vermişti. Minik, artık suyun üzerinde dengede kalıp kısa mesafe yüzebiliyordu. Olsun dedik bu da bir şeydir. Ve söylenip içimizi karartmak yerine yaz ortasında fırtına, yağmur ve şimşek keyfi yaptık. Bu keyif sırasında da fotoğraf makineme çok ilginç kareler takılıverdi. Yukarıda görülen manzara da bu karelerden biri yalnızca.

2 Kasım 2009 Pazartesi

PARIS, VILLE DE LUMIERE!

Fransa yazısı bu kadar mı geç kalır? Evet maalesef… Zaten ağzım burnum diyemeden geçti günler, buraya dönüş, miniğe kavuşma, okul değişikliği, yeni okul heyecanı ve adapte olma süreci derken bugünü buldum işte!
Tarih: 04.09.2009. Yer: Atatürk Havalimanı. İstikamet: Fransa, Paris, Charles de Gaulles
Havaalanı. Aktarma noktası: Macaristan, Budapeşte Ferihagy Havaalanı. Aktarmalı olan yolculuklar hep yorucu olmuştur, en zahmetsizi bile… Bir de aktarma noktasında gecikme olursa aman aman işte yorgunluğun iki misline katlandığı son nokta.

Nihayet saatler gece yarısını gösterirken: “Oh la la! Paris! C’est la ville de lumiere!” Muhteşem ihtişamlı bir kent! Gecesi ayrı göz kamaştırıcı, gündüzü ayrı baş döndürücü bir güzelliğe sahip . Biz neredeyse (büyük müzeler hariç) ayak basmadık yer bırakmadık şehirde. İlk gün Trocadero Meydanı ve Akvaryum’u ziyaret ettik. Trocadero Meydan'ından Eiffel Kulesi’nin görüntüsü nefes kesiciydi. Zaten pek çok posta kartına da konu olmuştur bu manzaranın büyüleyici efekti. Ertesi gün döne döne 284 basamak çıkarak “Arc de Triomphe” un tepesindeydik. Manzara inanılmaz keyifliydi. Yine Eiffel Kulesi harika görünüyordu. Ancak o kadar basamak çıkmak her yiğidin harcı değil, ciddi zorluyor.

Programımız genelde her sabah aynıydı, 08.00’da uyanış, 11.00-11.30 gibi evden çıkış ve merkeze varış. Bir sonraki gün hedef mekanımız Eiffel Kulesi’ydi ancak vakit geç olduğu için bu ziyaretimizi bir sonraki güne bırakıp o gün meşhur Paris Catacombes’larını gezmeye karar verdik. 18. yüzyılın sonlarında Paris Belediyesi tarafından oluşturulmuş bu kemik mezarlığı çok ilginç ve bir o kadar da ürpertici bir atmosfere sahipti.
Bir diğer durağımız bahçelerdi. Paris'in bahçeleri dünyaca meşhurdur zaten. "Jardin de Luxemburg", "Jardin de Tuillerie" v.b. Öğlenleri insanların buluşma noktası. İşte bizim de öğle yemeklerimizin mekanı oldu bu bahçeler.



Daha sonraki günler de aynen böyle yoğun bir şekilde devam etti. Aralarında en unutamayacaklarım Eiffel Kulesi, Villepinte’deki Cité des Sciences ve Musée de Grevin yani Balmumu Müzesi oldu. Eiffel Kulesi’nden manzara bir harikaydı. Koskaca bir şehri kuş bakışı görmek insana inanılmaz bir heyecan veriyor doğrusu. Villepinte’deki Cité des Sciences ise bilim dünyasındaki keşifleri interaktif bir biçimde sunuyordu ziyaretçilerine. Birebir deney yapma şansına nail olmak çok eğlenceliydi. Balmumu Müzesi ise bambaşka bir dünyaya seyahat gibiydi. Bütün ünlülerle bir arada olmak, onlarla baş başa kahve içmek, yanlarında durmak çok hoştu. Bir tarafta Elton John ile piyano çalmak, diğer tarafta Jean Paul Sartre ile kahve içmek, bir diğer yanda ise Jean Paul Gaultier’nin eskiz çalışmalarını incelemek çok heyecan vericiydi doğrusu(:

İşte koskoca Paris seyahati böyle dolu dolu, gümbür gümbür geldi geçti. Tabii her seyahat gibi tadını da damağımızda bıraktı. Daha nice seyahatlere diyorum (:
Hep demişimdir: Güzel bir yurt dışı seyahati gibisi yoktur derinlemesine bir yaşam detoksu için!

22 Ağustos 2009 Cumartesi

POYRAZKÖY

Geçen haftasonu Poyrazköy'e şirin bir yolculuk yaptık. Çok keyifli bir yer. Sakin ve huzurlu. Boğaz' ın Anadolu yakasında, Karadeniz'e en yakın yerleşimlerden biri olan Poyrazköy'e ulaşmak için Beykoz'u geçtikten yaklaşık 4 km. sonra solda Poyrazköy-Anadolu Feneri tabelasını izlemek gerekiyor. Asfalt dar yol, sık orman içinden keskin olmayan virajlarla yükseliyor. Karadenize, Anadolu Feneri'ne doğru giderken solda Poyrazköy yön levhasını izleyerek Boğaz kıyısına, Poyrazköy'e iniliyor.
Fazla kalabalık olmayan köy, tepeye kurulmuş. Köye girmeden sola, Poyrazköy plajına yol ayrılıyor. Plaj, fazla büyük olmayan bir kumsal ve çevresindeki irili ufaklı tesislerden oluşuyor. Soyunma kabinleri, lokanta ve kahveler var. Biz yukarı kısımdaki bir çay bahçesinde oturduk. Yukarıdan manzara bir başka güzeldi. Yalnız burada acıkınca yapacak pek bir şey yok. Sadece kaşarlı tost hazırlayabiliyorlar o kadar. Dolayısıyla ya evden çıkın hazırlayıp getirmek gerekiyor ya da çay bahçesinin yanındaki küçük bakkaldan ıvır zıvır alıp çay eşliğinde tüketip akşama doğru da deniz kenarındaki restoranların birinde ziyafet çekmek...
Poyrazköy, rüzgara ve akıntıya karşı korunaklı bir koy dolayısıyla tekne ve yatların demirlemesi için uygun. Poyrazköy'e gidiş yolu bir süre öncesine kadar askeri alanla çevriliymiş. Askeri alan, köye girişi engellemiyormuş ama Beykoz-Poyrazköy yolu üzerindeki sık ormanlık alanda durmayı ve piknik yapmayı yasaklıyormuş. Yasak kalkınca yol boyu piknikçilerin akınına uğramış. Mesire yerleri de bu zamanlarda açılmış bu yol kenarlarında. Arabayla gidecekseniz, yol boyunca dizilmiş bu piknik alanlarına rastlamak mümkün. Kavacık'tan Poyrazköy 34 km . Yol dar olmasına rağmen çok keyifli. Biraz uzun sürüyor ama değer.




22 Nisan 2009 Çarşamba

BARCELONA

Bizimkiler yani annem ve babam bugün saat 14.00 uçağıyla kız kardeşimi ziyaret için İspanya’nın en güzel şehri (bence) Barcelona’ya uçtular. Hatta 3 saat 15 dakikalık uçak yolculukları halen devam ediyor. Ben de gitmek ister miydim? Eveeeeeet!!!! Ben de canım kardeşimi görmeye Barcelona’ya gitmek isterdim. Herkül’le boğuşmaya Barcelona'ya gitmek isterdim. Ramblas’da turlamak, Plaza Catalunya’daki kafelerden birinde kahve molası vermek, Passei de Gracia’da Pedrera’nın önünden geçerken her zamanki gibi “ne dahi adammış şu Gaudi” demek, yer altında metro istasyonları arasında mekik dokumak, Sants Caddesi’ni baştan sona yürümek, Ramblas’nın arka sokakları Bario Gottic’te ki birbirinden büyüleyici mağazalara girip çıkmak, Grand Via’daki alışveriş merkezinin avlusunda bir sandöviç atıştırmak, Montjuic Tepesi'nden güneşin batışını izlemek, birbirinden leziz tapas’lardan tatmak, Valor’da “churros”umu sıcak çikolatanın içine batırmak, Maremagnum’da iça çıcı teknelerin manzarası eşliğinde dolaşmak isterdim elbette! Ama kısmet. Gönül her şey bir arada olsun istiyor ama bu pek mümkün olmuyor ne yazık ki. Umarım en azından bizimkiler oranın keyfini doya doya yaşarlar ve çok mutlu bir tatil geçirirler. Darısı başımıza artık (: